Öneri: En altta sevdiğim enstrüman dinletilerinden birini koydum. Dilerseniz yazıyı o müzik eşliğinde okuyabilirsiniz. 🙂

Yine, yeni bir birçok bilgiye aç duygu ve düşüncelerle uyanmıştım güne…

Karnım açtı ama karnımdaki açlığımın sebebi zihnimdeki deli soruların bedenimde enerji bırakmamasıydı…

Kalktıktan sonra evdeki sıradan ritüellerimi yerine getirmiştim: ibadet, spor, kahvaltı ve güneşin adeta çok güzel bir kadına, tabloya veya güçlü düşüncelerle örülmüş bir yumruk darbesinin beyne verdiği tat ile o kendi içindeki adım adım doğuşunu izledim…

En çokta o doğuş süreci etkiler ya beni… Her gün yeniden, yorulmadan, hayat verme amacıyla ve tüm estetiğiyle ve arkasındaki bilgelik ve mucizeliğiyle olan o güneş yok mu… Heh işte o beni çok etkiler. 🙂

Düşünürsün, helede düşünürken baktığın yer gökyüzü veya deniz gibi ucu bucağı olmayan yerse daha bir güzel daha bir derinden düşünürsün. Düşünme faaliyetinin de o ucu bucağı olmayan ama birçok canlıya hayat veren gökyüzü ve deniz gibi olduğunun farkına varırcasına ve kendine hayat vermek istercesine düşünürsün…

Sana göre karıncanın, tırnağın kadar olduğunu görürsün ve sonra “sahi ben ne kadarım?” dersin kendi kendine. Evrende kendinin ne kadar küçük olduğunu tıpkı karıncanın sana baktığında aynısını düşündüğünü hissedercesine düşünürsün. Ve aslında o küçücük bedeninle o koskoca evreni anlayabilecek bir beyne ya da mucizeye mi desem sahip olduğunun farkına varırsın.

Neyse sonra vaktin gelir ve Taksim’de olan üniversitene gitmek için binersin otobüsüne, tıpkı özel mülkiyetin ve kapitalizmin çıktığı zamandan beridir hayatını, kol gücünü verip emeğini tam alamayan çeşitli psikolojik sorunlar yaşayan ve kendi içindeki derin yolculuğunu bu saçmalıklar yüzünden başlatamamış yurttaşlarınla ve onların boş boş camdan dışarıyı izledikleri bakışlarıyla birlikte binersin o boş olgularla doldurulmuş otobüse…

Mecidiyeköy-Şişli durağına gelirsin ve artık Metroya bineceksin. Şöyle dışarıdan içeriyi anlamak için bakarsın ya, heh işte öyle bakarsın tepeden insanlara ve görürsün;

Trenler, sistematik bir şekilde bazı insanları yutuyor, bazılarını kusuyor. Çıkış kapılarına doğru ilerlerken kalabalıklar, köpüren, geri çekilip tam gücüyle sahile vuran dalgalar gibiler. Aktarma yapacaklar, birbirine karışan akıntılar gibi hareket ediyor, tehlikeli girdaplar oluşturmaktalar.

Sanki o kalabalığa girdiğinde hem o kalabalıktaki sürü psikolojisinin kötü yanını görür ve kendini de o sürüde hissettiğinden garip hissedersin hem de o sürüde “tamam ulan varım ama bu sürü birbirine hiç olmazsa ‘Günaydın’ desin be hacı!” dersin kendi kendine… Çünkü sen elde ettiğin her bilginin paylaşıldıkça anlam kazandığını bilen ve kalabalıkta her bir insanın bir dünyaya denk geldiğini bilip ondan yalanda-doğruda öğrenecek ve açlığını dindirecek bir şeyler olacağını hissedersin…

Ama onlar sen onlarla konuşmaya çalışsan bu çok anormalmiş gibi tepkiler verirler ya.. Heh işte orada ne küfürler edersin içinden be.

Konuşmak ve paylaşmak bir “hayat mücadelesindeki ekmek kadar” gerekli be kardeşim. Helede tüm dünyanın bilmesini istediğin bir gerçek varsa dahada gerekli.. Acaba bu yüzden mi sever bazıları kitapları…

Neyse yolculuğum Taksim durağında inip yerin altında yürüyüp sonra o derinlikten yukarıya en yukarıya, gökyüzüne çıkaran yürüyen merdivenle son bulur. Gökyüzüne çıkarken garip duygular hissedebilirsin o anlarda. Mesala ben, geçmişin verdiği vicdan azapları veya sürünün vermediği birlikteliğin yalancılığından gökyüzüne çıkan merdivenden bu elbiseyi çıkarıyor, temizleniyor ve belkide hakikati verecek birlikteliğe gidiyor gibi hissederim…

Ama yukarıya çıktığında da tablo aynıdır tek fark bu sefer bu olguları barındıranların hacmi gelişmiştir… Taksim orası neticede…

Karnın açtır ne de olsa 2 saat yol gittin.. Meydandaki kalabalığı net bir biçimde veren Simit Sarayın’daki o yerine; bir simit, krem peynir ve çayınla çekilirsin.

Her simit ısırığında sanki gözlerinle gördüğün o kalabalıktaki gereksizliği ısırıp o her şeyi sindirebilecek güçlü enzimlere sahip midenin bunu da sindireceğini sanarak ısırırsın bu sahteliği..

Üstüne sıcak çay içersin ki mikroplarından arındırsın sana da dokunmasın diye… Ama nafile…

Sonra fakülteden arkadaşın gelir yanına, neticede beraber orada buluşup kahvaltı yapıp sonra okula gidersin. Ve o senden bir ricada bulunur: “Hacı ya, beni şu arkamda ki kalabalık çıkacak şekilde çek ama habersizmişim gibi olayım.

Sen şöyle hafif tebessüm edersin tabi…

Ve şunu fark edersin ki: “Toplum arkadaşın gibi habersiz ama kalabalıkta mutluymuş gibi görünen bir portede olmaktan çok mutlu.

Ve yine dersin ki: “Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar ve Hepimiz Zaten Habersiz.”

Buraya ait olamamaktan yoruldum. Ama gidemiyorum da… (Şimdilik)

Reklamlar